Haftaya Bakış (303): Bahçeli süreci kurtarabilecek mi? | Epstein olayı | Depremin üçüncü yılı

06.02.2026 medyascope.tv

6 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız ve Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 
Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Geçen hafta annenin rahatsızlığı nedeniyle yayın yapamamıştık, ama çok şükür sağlığına kavuştu. Geçmiş olsun diyelim.
Kemal Can: Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. İstersen ikimizin de favori siyasetçisi Devlet Bahçeli ile başlayalım. Ben bu yayının başlığına ‘’Devlet Bahçeli süreci kurtarabilecek mi?” dedim. Çünkü yine salı günü bir konuşmasında Öcalan'a, ama sadece Öcalan'a da değil, ‘’Ahmet’lere,’’ Ahmet Türk, Ahmet Özer ve Selahattin Demirtaş'a sahip çıktı. Ama anladığım kadarıyla bu, o konuşma metninde yokmuş. O konuşma metinlerini dağıtıyorlar biliyorsun. Sonradan eklemiş. Bahçeli onlara sahip çıktı ve tam da herkesin ayakta alkışladığı anda oldu. Ama onlara daha önce de sahip çıkmıştı.
Kemal Can: Mesela umut hakkı meselesi en başında var hadisenin.

Ruşen Çakır: Evet. Selahattin Demirtaş'ı da çok net bir şekilde...
Kemal Can: Selahattin Demirtaş konusunda başta biraz bir daha farklı bir pozisyondaydı,

Ruşen Çakır: Ama bir ara dile getirdi. Erdoğan'la o işi görüşmesinden sonra sustu, şimdi tekrar konuştu. Ahmet’leri, yani Ahmet Özer ve Ahmet Türk'ü de her vesileyle dile getirdi. En son, Ahmet Özer'in aldığı cezayı da bayağı sert bir şekilde kınadı. Bir kere şöyle bir şey var: Suriye'de yaşananların Öcalan'ı, Öcalan'ın gücünü çok ciddi bir şekilde olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Hatta, ‘’Öcalan’ın liderliği sarsılıyor’’ başlığıyla bir yayın https://medyascope.tv/2026/01/25/ocalan-in-liderligi-sarsiliyor-rusen-cakir-yorumladi-video/ yaptım, Kürt hareketinden bana çok kızanlar oldu. Ama hani devletle her şey gidiyordu, ne oldu Suriye'de? Şam, Ankara sayesinde Rojava'yı aldı. Sonradan varılan mutabakat Kürtleri bir nebze umutlandırıyor, ama ilk andaki havayı hatırlarsan… O havanın bir de şöyle versiyonu var tabii. Erdoğan yapmasa bile, iktidar yanlılarının ve medyasının bunu aktarış şekli, tamamen Kürtleri aşağılayıcı bir şekilde. Öcalan'da çok ciddi bir yıpranma olduğunu düşünüyorum. Sürecin ve Bahçeli'nin Öcalan’a ihtiyacı var. Bahçeli ona bir şekilde bir yardım eli uzatıyor bir yanıyla. Ama onun ötesinde, Demirtaş, Ahmet’ler, yani kayyum meselesine baktığımızda, başından beri söz konusu olan, “Öcalan 27 Şubat’ta deklarasyon açıkladı, örgüt silah yaktı, güçlerini çekti. Devlet ne yapıyor?” sorusuna Bahçeli'nin verdiği bir cevap bu. Ama ortada şöyle bir sorun var. Kimse, ‘’Bahçeli bunu söyledi, Selahattin Demirtaş ertesi gün çıkar’’ diye beklemiyor artık. Daha önce bekler gibi olmuştuk. Şimdi, aynı suda iki kere yıkanılmaz diye beklenmiyor. Ne olacak şimdi?  Bahçeli salı günü bunu söyledi. Bugün cuma ve hiçbir şey olmadı. Haftaya cuma yine olmayacak galiba. Bir aksilik olmazsa, ben salı günü Ankara'ya gidip Bahçeli’yi orada canlı izlemeyi düşünüyorum. Bakalım, yine Ahmet’ler, Selo’m diyecek mi? 
Kemal Can: Belki ilerletir, daha başka bir çerçeveden konuşur. Aynı şeyi tekrar etmez sanıyorum, ama eğer ederse, bu daha ilginç bir durum demektir. Çünkü geçen hafta ben de o konuşmanın yapıldığı gün yaptığım ‘5 Soru 10 Cevap’ yayınımda https://medyascope.tv/2026/02/10/chp-ve-akp-arasinda-transfer-siyaseti-kemal-can-video/ bu konuya değindim ve daha sonraki zamanda, bu süreç boyunca tartıştığımız, “Bahçeli'nin açıklaması, iktidar içerisinde bu konuda bir görüş ve yaklaşım veya yaklaşım farkı var mı tartışmalarında bu nereye oturuyor?” sorusunun cevabını biraz süreç içerisinde göreceğiz. Hem Bahçeli'nin nasıl devam ettirdiği hem de icraat anlamında yeni bir şey yapılıp yapılmayacağı, bu çerçeveyi ortaya koyacak. Bahçeli'nin söylediğine dönersek, evet, senin söylediğin ve herkesin öne çıkarttığı çok çarpıcı bir cümle var. Zaten o tasarlanmış bir cümle; kelime oyunları ve göndermelerle birlikte tam Bahçeli'nin tarzında, onun elinden çıkmış, zaten metin dışında dile getirdiği, ama kurgulanmış bir pasaj o. Herkesin de bunu alacağı bilinerek yapılmış bir şey. Evet, o çok öne çıktı. Orada da senin söylediğin gibi, ‘’Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönenene kadar kararımız nettir’’ dedi.
Şimdi bu tabii ki çok çarpıcı bir şey ama, Bahçeli, zaten daha sürecin en başındaki çıkışında, “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” çağrısını yaptığında, devam eden cümlesi, “O zaman ‘umut hakkı’nı konuşabiliriz” oldu. Zaten bu konuşmada da, “Öcalan söylediklerini yaptı. Dolayısıyla şimdi konuşmamız gerekiyor’’ diyor. Evet, bu önemli bir şey.  Süreçte hep dile getirilen, ama iktidarın ve özellikle Erdoğan'ın çok üzerine alınmadığı diğer görev listesinde bir hatırlatma aslında bu. Daha çok, DEM Partililerin ya da iktidar dışındaki çevrelerin, “Haydi, şimdi sıra sizde” cümlesinin, iktidar tarafından ifade edilen bir cümlesi diye düşünülebilir. Ama bu konuşmada, aslında birazcık kenarda kalmış… Çünkü Bahçeli’nin konuşmalarında uzun bir belagat kısmı oluyor. Dış politikadan, ekonomiden bahsediyor, çarpıcı bir paragraf veriyor. Bir de, bunların içine gömülmüş birtakım çerçeve mesajlar yer alıyor. Genellikle  konuşmaları, Bahçeli tarafından böyle tanzim ediliyor. Orada senin de kısmen işaret ettiğin, dikkat çektiğin bir nokta var: Öcalan’ın itibarını, bir nevi yeniden tamir edecek bir çıkış tarafı var. Çünkü bu konuşmasında çok net biçimde şunu söylüyor: “Bizim de Öcalan'a ‘umut hakkı’ gibi yapmamız gereken şeyler var” dedikten sonra, herkesi de Öcalan'ı dinlemeye çağırıyor. Doğrudan işaret ederek, “DEM ve diğer bütün aktörler Öcalan'ı dinlemeliler. O görevini yaptı, ama bundan sonra da diğer herkesin onu dinleyerek bu görevi tamamlaması gerekiyor” diyor. Bu bence, hem senin dediğin gibi, Öcalan’ın Rojava meselesi ya da Suriye'deki gelişmeler dolayısıyla suskunluğu nedeniyle biraz karizmasından yediği darbeyi tamir etmek, biraz da sürecin devamındaki aktör tanımını yeniden rayına oturtmak.
Hatırlarsan Bahçeli ilk çıkışında da çok net biçimde süreci tarif ederken, sürecin muhataplarını ve aktif aktörlerini de baştan saptamıştı. Yani kimler aktif olacak? Hatırlarsan orada en çarpıcı cümle, “Edirne'den Kandil’e değil, İmralı'dan DEM’e,” idi. Şimdi bu hatta bir revizyon var. Ben onun için “Selahattin Demirtaş meselesi tam öyle değil” dedim. Çünkü burada tek revizyon o. Zira Bahçeli başta çok mesafeli olduğu, başka bir yerde konumladığı Demirtaş’ı süreç içerisinde daha farklı bir yere oturttu ve şimdi Demirtaş'tan başka türlü bahsediyor. Ama şimdi Öcalan'ın bu rolünü tanımlamak dışında bir başka net tarifi daha var. Suriye'de yaşananı, Türkiye'deki sürecin bir tür fragmanı gibi de sunuyor. ‘’Orada devlet merkezli bir entegrasyon var. Öcalan'ın da kısmen söylediği gibi federalizm, kültüralist şeyler, sorunu tarif edelim, konuyu siyasallaştıralım meselelerini bir kenara bırakacaksınız” diyor. En başta da öyleydi aslında; bu yeni değil, ama bu çerçeveyi tekrar altını çizerek söylüyor. Dolayısıyla, bu tür adımlar atılsın ya da atılmasın, bundan sonra gidecek olan sürecin çizilen çerçevesini yeniden hatırlatıyor ve Suriye'de yaşananı buradan bir sapma olarak tarif etmiyor. Zaten olması gereken bu. Burada da olması gereken bu. “Güçlü, aktif ve bir sürü pazarlık kozunu elinde tutan siyasi bir özne olarak karşımıza oturursanız, Suriye'deki gibi bir tablo çıkar. Yok, entegrasyonu bizimle yürüteceğiniz ve Öcalan'ın çizdiği çerçevede devam ederseniz…” Yani herkesin ‘’siyasileşme, toplumsallaşma’’ beklediği süreci aslında siyasetten arındırılmış bir anlaşmaya çeviren bir çerçeve sunuyor. Bence bu, arada yerleştirilmiş önemli noktalardan biri. Önümüzdeki günlerde iktidar içindeki yaklaşım farkları nasıl biçimlenir bilmiyorum. Ama Bahçeli’nin söylediklerinden, tıpkı ilk çıkışındaki gibi birdenbire, yeniden büyük bir hevesle ve bazı çevrelerde olduğu gibi, sürecin asıl şimdi başlayacağı sonucunu çıkartmak süreçten ne beklediğimize bağlı olarak önemli. Ben başından itibaren sürecin bir çözüm ön ekinin olmadığını, bu sürecin başka bir stabilizasyon ve entegrasyon içerdiğini ve bunun aslında bir siyasi entegrasyon değil, yeni bir mutabakat zemini olarak devlet seviyesinde ve tepede halledilen, toplumsallaşarak, siyasallaşarak değil, tam tersine elitler seviyesinde ve devlet kontrolünde olması gereken bir çerçeve ortaya koyduğunu iddia ediyorum. Bunun dışında, ikinci bir aşamanın olduğu söyleniliyordu ya, ‘asıl şimdi ikinci aşama başlıyor’ iddiası için aceleci olmamanızı öneriyorum sana da.
Hatırlarsan, süreç ilk başladıktan sonra işaret edilen temel hareket noktalarının hepsinde mesafe alındı. Öcalan çağrısını yaptı, fesih kongresi toplandı, mizansen de olsa silah bırakma hamlesi yapıldı. Şimdi Suriye'de bir mutabakat imzalandı. Bunlar adım adım gitti. Bunlarda bir sorun yok. Dolayısıyla, muhtemelen şimdi yasal düzenleme ve komisyonun raporu konusunda da bir tıkanma olmayacak, yürüyecek. Çünkü daha önce de hatırlattığım gibi, suça karışmamış örgüt mensuplarının topluma entegrasyonu meselesi, çok yeni bir mesele değil. Daha önce de çıkmış olanlar var da, en son 2003'te yine AKP iktidarı döneminde ‘Topluma Kazandırma Yasası’ diye bir yasa çıktı bu ülkede. Dolayısıyla bu, olmayacak bir şey değil. Şimdi kilit, bu ‘’umut hakkı’’ meselesinde düğümleniyor gibi görünüyor. Tıpkı Komisyon oluşturulması ve İmralı'ya gitmede olduğu gibi, bu umut hakkı meselesi de biraz CHP'yi de sıkıştıran bir denklemin içine oturuyor. Nereden anlıyoruz bunu da? Feti Yıldız'dan, Bahçeli'nin açıklamasından hemen sonra, CHP'li Murat Emir'in yaptığı basın toplantısından anlıyoruz. Yani bunu böyle bir tazyik unsuru olarak CHP üzerinde kullanmayı denedi Feti Yıldız.

Ruşen Çakır: Şimdi çok alâkasız bir konu ama, Fahrettin Altun'un Vatikan Büyükelçiliğine atanacağı söyleniyormuş. Vatana millete hayırlı olsun diyelim. Depremin üçüncü yılı. Ben açıkçası Murat Kurum’u yere göğe sığdıramama muhabbetinden yoruldum artık. Bizim arkadaşlarımız bölgede, yapılan haberlerde, hâlâ çok ciddi sorunlar var” diyorlar. Ama birileri de sürekli olarak, “Her şey çok yerinde” diyor.
Kemal Can: Rahata alışmış konteynır misafiri depremzedeler dışında…

Ruşen Çakır: Evet, para harcamayı bilmeyenler var.  Özgür Özel günlerdir orada. Sürekli orada, grup toplantısını Maraş’ta yaptı. Bugün Erdoğan’la Devlet Bahçeli birlikte Osmaniye'ye gitmişler. Depremin üç yıl önce yarattığı o muazzam, kötü etkiden geriye pek bir şey kalmadı. Yani Türkiye bunu da sineye çekti diyelim. Marmara depremi daha uzun süre etki olmuştu.
Kemal Can: O zaman tabii siyasi ve toplumsal vasat da başka türlüydü.

Ruşen Çakır: Tam da onu söyleyecektim. Bir, Marmara olması tabii ki önemliydi, ama diğer bir şey de, orada çok sayıda medya vardı, insanlar konuşuyordu, ediyordu.
Kemal Can: Kamuoyu, medya, sivil toplum diye bir olgu vardı.

Ruşen Çakır: Şimdi kaderimize sığınıyoruz. Depremin üçüncü yılı; ölen öldü. Sorumlular yırttı, değil mi?
Kemal Can: Evet

Ruşen Çakır: İsias Otel’de Kıbrıslı çocuklar, rehberler öldü. Çok büyük bir kırım oldu. Özellikle Kıbrıs'taki çocukların ailelerinin çabaları dışında sivil bir girişim de pek yok açıkçası.
Kemal Can: Aslında söylediğin gibi, en hukuki, cezaî anlamda hesabı sorulan bir şey olmadığı gibi, siyasi olarak da hesabı sorulduğu söylenemez. Çünkü hemen depremin sonrasında yapılan seçimde, bölgedeki iktidar oyları örnek gösterilerek pek çok değerlendirme ve yorum yapıldı. Ama şöyle bir şey var: Bu, sadece Türkiye'ye özgü değil, çok da şaşırtıcı değil. Hem siyaset bilimi literatüründe hem de sosyolojik birtakım değerlendirmelerde, kriz anlarının, zorluk ve sıkıntı dönemlerinin, bazen bu durumun sorumlusu olarak görülen kişilere ya da yöneticilere karşı bir reaksiyon, bir tepki ürettiği bilinen bir şey. Ama bir yandan da oradaki âcil ayakta kalma ihtiyacı ve güvence arayışı, bir taraftan da mevcut yönetimleri koruyor aslında. Öyle bir şey var. Aynı zamanda, güven verici alternatif bir politikayla, böyle olmasının bir kader olmadığını, böyle olması dışında seçeneklerin var olabileceğini, böyle olmasına neden olanların buna neden olma gerekçeleri konusunda daha fazla politik çabaya ihtiyaç var. “Boş tencere niye iktidarı götürmüyor? Normalde götürmesi gerekir” diye hep konuşuyoruz ya, böyle travmatik krizler de aslında benzer bir şey. O kadar büyük bir sorunun altından kalkamamış, birkaç gün hiç ulaşamamış, birkaç hafta boyunca çok sınırlı biçimde oraya ulaşabilmiş yöneticilerin ve bunun sorumlusu olan siyasi iktidarın, bu büyük acıdan politik bir bedel ödemeden çıkması, senin de dediğin gibi, “İşte, bu da geçti diğer felaketler gibi. Ne felaketler gördük, bu da onlardan biriydi,” gibi geçip arkada bırakılan bir şey olması, birazcık siyasi zeminimizle, toplumsal reflekslerle ilgili. Ama bunu değiştirecek olan şey, insanların bu reaksiyonlarının alternatifler konusunda da cesaret alabileceği politikalar üretebilmek. Bunun örnekleri de oldu. Mesela Adıyaman gibi bir yerde tersi bir şey oldu ve senelerce hiç belediye kazanamamış CHP, 2024 seçiminde belediyeyi kazandı. Fakat her yerde aynı sonuç doğmadı. O yüzden de bence bu travmatik zamanlarda, muhalefetin, ‘’bir sorun çıkmışsa, o sorun kendiliğinden iktidarı yıpratır’’ ezberinden çıkması, konuyu nedenselliğiyle birlikte politikleştirme konusunda daha gayretli olması, daha çok çaba harcaması lazım.

Ruşen Çakır: Artık geçti gitti, Kemal.
Kemal Can: Ama başka konularda da hep konuşuyoruz ya; cezasızlık, hesap verilmemesi/sorulmaması, yaşanan problemlerin politik maliyeti konusunda ki giderek hukuk da benzer bir yere doğru sürükleniyor ama, kaçınılmaz olarak hiç kimsenin ‘’sahiden bir gün bunun hesabı sorulur’’ beklentisine girmemesine yol açıyor. Her zaman söylenilen, ‘’Bunun hesabı sandıkta görülür’’ cümlesi, retorik bir cümle hâline geliyor. O, öyle kendiliğinden olan bir şey değil. O hesabı sonuna kadar sürdürmek, o hesabı kapatmamak icap ediyor aslında. Üç sene uzun bir süre değil. Bugün arkada kalmış olan bu kadar büyük bir felaketin bir sürü dosyası, hukuken kapanmış, siyasi olarak da hiçbir bedeli ödenmemiş bir şey olarak, sadece yazılı bir tarih olarak kalacak.

Ruşen Çakır: Epstein’den biraz bahsedelim. Ben bu sabahki yayınımda, https://medyascope.tv/2026/02/06/epstein-skandali-ve-noam-chomskynin-yarattigi-hayal-kirikligi/ Noam Chomsky olayından duyduğum burukluğu anlattım. Neyse, diyeceğimi dedim. Herkes bir yerinden tuttu. Yavaş yavaş azalıyor etkisi belki, ama bir yığın teori var. Epstein skandalı ilk patlak verdiğinde uzmanlar hemen çıkıp olayı çözümlediler. Ama belli ki üst tabakada kurulan garip ilişkiler var. Herkes birbirine koltuk oluyor. O onu kayırıyor, bu bunu kayırıyor. Normalde rakip gözüken insanlar, birtakım özel hayat muhabbetlerinde bayağı bir şeyler karıştırıyorlar, haltlar yiyorlar. Ama işin bir de sınırı aşan yönü var. Yani sadece ABD ile sınırlı değil, Avrupa falan da var. 
Kemal Can: Dünya ölçeğinde bir şey. Küresel bir mesele. Mağdurlar açısından da öyle, etkileri açısından da öyle, bu networke dâhil olanlar açısından da öyle. Suudi Arabistan'dan Türkiye’ye kadar yayılan bir mesele.

Ruşen Çakır: Türkiye’de var, evet. Yok yok yani. Epstein’in Yahudi olmasından mütevellit, İsrail bağlantısından dolayı işin içerisine Mossad da karıştırılıyor. Ama şu husus benim de aklıma yatıyor. Bu kadar çok şeyi boca ettiler; sonunda hiçbir şey çıkmayacak gibi geliyor bana da. Bazen tek bir e-mail ile bir sistemi bile yıkabilirsin. Ama şimdi bilmem kaç bin e-mail ile… Bir de, aralarına çok dezenformasyon da katılıyor. Mesela ilk başta New York Belediye Başkanı ile ilgili yapay zekâyla yaptıkları fotoğraflar var. Artık herkesin istediği gibi kullandığı, kullanabileceği bir olaya dönüştü. Beni en güldüren husus da Türkiye'nin birtakım muhafazakârlarının, “Görüyorsunuz o çok sevdiğiniz Batı ne hâlde” demeleri. Allah için, Türkiye'de özellikle pedofili konusunda çok acayip sabıkalar var. Cemaatler, tarikatlarda olanlar, çocuk yaşta evlendirilenler… Böyle değişik hikâyeler var. Bu çocuk suiistimali evrensel bir şey, onu söyleyeyim. Burada daha çarpıcı olan, tabii ki yönetici konumundaki güç sahiplerinin bunu yapması meselesi. İşin Türkiye ayağının çok fazla kurcalanacağını sanmıyorum. Mesela Mücahit Ören meselesi var. Ben onun adının orada geçmesine hiç şaşırmadım. Yaptığı açıklamada bir numara yok, ama bir şey olmayacak; öyle adı geçmiş olacak. Mesela belgelerde adı geçen Fettah Tamince meselesine de şaşırmadım. Biliyorsun Elif Key Epstein belgeleri hakkında yazıyordu, geçenlerde de yazmış; Epstein belgelerinde 43 kere Bodrum’un adı geçiyormuş. Artık o mailleri bulmak çok kolay, yapay zekâyla arayıp buluyorsun Antalya, Bodrum çok sık gidip geldikleri yerler. Öyle bir defter açıldı, boca edildi ve sonra unutulmaya terk edilecek gibi.
Kemal Can: Aslında zaten şöyle bir tarafı var. Olay yeni değil. Adamın…

Ruşen Çakır: Ölümü yeni değil.
Kemal Can: Tabii. Ölmesinin öncesi var. Yakalanması, yargılanması, hatta o yargılanma süreci başlamadan daha önce birkaç kez ortaya çıkmış, üstü kapatılmış olan hadiseler var. Dolayısıyla, birdenbire 2026'da bir şey patladı gibi bir durum da yok. Burada olayı hızlandıran, belgelerin bir kısmının yayınlanıyor olması ki bir kısmı daha önce parçalar hâlinde yayınlanmış şeyler. Şimdi topluca onların da elenerek yayınlandığı söyleniyor zaten. O da ayrı bir şey. Dolayısıyla, olay şimdi birdenbire patlamış ve önümüze gelmiş gibi değil; senelerce sürdürülmüş, bilinerek devam etmiş. Zaten bana en şaşırtıcı gelen tarafı da bu. Bu senin bahsettiğin o elitler network’ünün, bile bile o ilişkileri sürdürmeleri. Çünkü dediğim gibi, seneler boyunca süren bu işler ortaya çıkıyor; sadece pedofili vakaları açısından değil. Geçmişinde dolandırıcılıktan bilmem neye kadar birçok problemli nokta var. Bunu bile bile temas devam ediyor; temas genişleyerek devam ediyor. Üstelik öyle gizli saklı bir temas da değil bu. Hani birilerinin arasında bir network vardır; gizli bir ilişki ağıdır. Sonra bir yerden ucu yakalanır. Bu öyle değil. Her şeyi açık açık ortalıkta yapmışlar. Adalara ziyaretler yapılmış, uçaklara binilmiş, gidilmiş, fotoğraflar, videolar çektirilmiş.
Şimdi burada birkaç şey kafama takılıyor. Birincisi, ‘‘Bunlar öyle kuvvetli adamlar ki, fütursuzlar. Böyle bir şeyden başlarına bir şey geleceğini hiç düşünmüyorlar zaten’’ denilebilir. Güç zehirlenmesi denilir ya, o kadar kuvvetliler ki, ‘’Biz her şeyi yaparız’’ diye düşünüyorlar. Böyle bir tarafı var. İkincisi, bu adam her şeyden yırtarak gelmiş zaten. ‘’Buna bir şey olmuyor ki. Bize ne olur?’’ diye düşünmüş olabilirler. Bu ilişkiyi kurmak ve devam ettirmek konusunda çok kuvvetli çıkar birliktelikleri vardır. Üçüncüsü, o senin dediğin komplo iddiaları var. Bu, sadece bu adamın kurduğu bir network değil. Arkasında, onu besleyen, onu bunları yapacak bir pozisyonda tutan daha kuvvetli güç ya da güçler var. Rusya diyen var, Mossad diyen var, Amerika'nın rolünden bahsedenler var. Çünkü adamın geçmiş hikâyesinde de, doğrudan CIA ile çalışmış insanlarla teması, doğrudan Mossad'la ilişkisi olduğuna dair bir sürü böyle nokta var. Şimdi bu karmaşanın içerisinde, dediğin gibi, yoğun bilgi gibi görünen bu kalabalık, bir sis yaratmaya çok uygun. Onun için bence bunun, ağırlıklı olarak medya tarafından, bu hesap sorma meselesindeki kararlılık ve istikrar açısından çok sistemli biçimde takip edilmesi gerekiyor. Bunu profesyonel olarak ayıklayacak, bir tür bir arınma ve yüzleşmeye dönüştürmek gerekiyor. Ama, “Bunu kim yapacak?” diye sorarsan, onun aktörü yok ortalıkta. Çünkü bahse konu olayda, şimdilik daha kolay kurbanlar verdiler; mesela kraliyet ailesinden vesaire. Ama henüz siyasetçi ve devlet nezdinde bir kurban da vermiş değil skandal. Politik olarak çok etkili olmayan birtakım kurbanlar çıktı; bir büyükelçi, bir kraliyet mensubu, unvanlarından oldu. Ama hadisenin içerisinde, Trump'tan başlayarak çok daha kuvvetli politik aktörler var. İş oraya kadar varacak mı ve bunu kim oraya doğru taşıyacak, açıkçası ondan emin değilim.

Ruşen Çakır: Biliyorsun dünyadaki bütün komplolar Rothschild Ailesi’ne mâl edilir. Aileden birisi, “E gördünüz işte, hani her şeyi biz yapıyorduk’’ diye yazmış. Evet, noktayı koyalım. Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
19.02.2026 Edgar Şar ile söyleşi: İktidarın hedefi iç cepheyi tahkim değil iç politik dengeyi değiştirme
19.02.2026 Rapor bitti, süreç sürüyor
18.02.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek giderse neler olur?
18.02.2026 “Liderler zirvesi” toplanır mı? Toplanırsa ne olur?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı